Türkiye’de siyaset, bazı isimler için erken yazılmış siyasi ölüm ilanlarıyla doludur. Bir seçim kaybedilir, bir kurultay yapılır, bir koltuk el değiştirir; ardından o kişinin ülkeye söyleyecek sözü kalmadığına hükmedilir.

Oysa toplumun hafızası, parti koridorlarında yapılan hesaplardan daha uzun ömürlüdür.

Bugün ortaya bir soru koymak istiyorum: Türkiye, geniş tabanlı bir millî mutabakat yönetimine ihtiyaç duyarsa, bu uzlaşmanın merkezinde Kemal Kılıçdaroğlu bulunabilir mi?

Ben bu ihtimali ciddiye alıyorum. Bunun gerekçeleri, Kılıçdaroğlu’na duyduğum siyasi yakınlığın ötesine uzanıyor. Seçmen karşılığı, farklı kesimlerle konuşabilme yeteneği, kamu yönetimi tecrübesi ve dürüstlük konusunda temsil ettiğine inandığım çizgi, bu soruyu tartışmaya değer kılıyor.

Önce rakamları doğru koyalım.

28 Mayıs 2023’teki cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda Kılıçdaroğlu yüzde 47,82, Recep Tayyip Erdoğan ise yüzde 52,18 oy aldı. Aradaki fark 4,36 puandı. Kılıçdaroğlu’nun yüzde 50 eşiğine uzaklığı ise 2,18 puandı. Adaylar arasındaki farkla kazanma eşiğine olan uzaklık aynı şey değildir. Erdoğan seçimi kazandı; fakat bunu ilk turda başaramadı. Cumhurbaşkanlığı yarışı ikinci turda sonuçlandı.

Kılıçdaroğlu’nun arkasında 25,5 milyondan fazla seçmen vardı. Bu büyüklükte bir desteği yalnızca “kaybetti” sözcüğünün içine sıkıştırmak, Türkiye’nin yaklaşık yarısının siyasi tercihini görmezden gelmektir.

Üstelik bu seçmenlerin tamamı CHP’li değildi. Farklı siyasi geleneklerden gelen insanlar ortak bir aday etrafında buluştu. Elbette bu sonuçta diğer partilerin, örgütlerin ve değişim isteyen seçmenlerin de payı vardı. Ancak o birlikteliğin kurulmasında Kılıçdaroğlu’nun harcadığı emeği yok saymak da hakkaniyetli olmaz.

Yurt dışı oylarının etkisini de doğru değerlendirmek gerekir. Türkiye dışındaki seçmenlerin tercihi Erdoğan’ın toplam sonucuna katkı sağladı. Türkiye’deki ekonomik ve sosyal kararların günlük sonuçlarını yurt dışında yaşayanlarla ülke içinde yaşayanların farklı yoğunlukta hissetmesi ise ayrı bir siyasi tartışmadır.

Kılıçdaroğlu, yıllarca birbirine kuşkuyla bakan kesimler arasında temas kurmaya çalıştı. Helalleşme çağrısı yaptı. Başörtüsü konusunda geçmişte yaşanan haksızlıklarla yüzleşilmesi gerektiğini söyledi. CHP’nin muhafazakâr vatandaşla arasındaki mesafeyi azaltmak için siyasi risk aldı.

Başörtülü kadınların eğitim ve çalışma hayatındaki engellerinin kaldırılmasını bütünüyle ona mal etmek tarihsel olarak doğru olmaz. Ancak 2022’de başörtüsüne ilişkin yasal güvence önerisini gündeme getirmesi ve kendi siyasi geleneğinin yanlışlarını tartışmaya açması önemliydi. Ben bu tutumu, insanların yaşam biçimleri üzerinden yürütülen kavganın sona erdirilmesi yönünde değerli bir adım olarak görüyorum.

Bu yaklaşımın devamını, 13 Ekim’de Azerbaycan’a yönelik sözlerinde de gördük. Kadınların kıyafet tercihlerine müdahale edilmemesi gerektiğini savundu; Türkiye’nin geçmişte yaşadığı sorunlara ve CHP’nin sorumluluğuna da değindi. Kadınların eğitim hakkını, başlarının açık veya kapalı olmasına bağlamayan bir anlayış ortaya koydu.

Böyle bir dilin muhafazakâr seçmende karşılık bulabileceğine inanıyorum. Bunun ne ölçüde oya dönüşeceğini ise ancak güvenilir araştırmalar ve seçimler gösterebilir. Dün kurulan geniş desteğin yarın kendiliğinden tekrarlanacağını söyleyemeyiz. Fakat bir kez kurulmuş bir toplumsal birlikteliğin yeniden kurulmasını imkânsız saymak için de neden yok.

Kılıçdaroğlu’nun siyasi hikâyesinin bir başka önemli bölümü, genel başkanlığı kaybettiği kurultay ve ardından yaşanan yargı sürecidir.

Anadolu Ajansının aktardığına göre Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, 21 Mayıs 2026’da 38. Olağan Kurultay’ın mutlak butlan nedeniyle iptaline, Özgür Özel yönetiminin tedbiren uzaklaştırılmasına ve Kılıçdaroğlu ile önceki yönetimin tedbiren görevi üstlenmesine karar verdi. Bu, siyasi tartışmaların yanında somut bir yargısal gelişmedir.

Kararın basına yansıyan gerekçesinde delege iradesinin fesada uğratılması değerlendirmesi bulunuyor. Para, iş ve adaylık vaatleriyle oy tercihinin etkilenmesine ilişkin savcılık iddiaları da aktarılıyor. Ekrem İmamoğlu’nun adı bu iddialarda geçiyor. Ancak kurultayın geçerliliğine ilişkin hukuk kararıyla kişilerin suçluluğunu kesinleştiren ceza hükmünü birbirine karıştırmamak gerekir.

Kamuoyuna yansıyan pavyon ve menfaat pazarlığı iddiaları, tanık anlatımları ve bunlara karşı verilen savunmalar da bu ayrım gözetilerek okunmalı. İddiaların ağırlığı araştırılmalarını gerektirir; ağırlıkları tek başına doğruluklarının kanıtı değildir. Nitekim ilgili yargılama haberlerinde suçlamaları reddeden savunmalar da yer alıyor.

Temyiz konusunda da tabloyu güncel tutmak zorundayız. Medyascope’un 14 Eylül tarihli haberinde CHP’nin temyiz başvurusunu geri çektiği, buna karşılık Özgür Özel’in başvurusunun devam edip etmediği konusunda tarafların farklı görüşler ileri sürdüğü aktarılıyor. Bu nedenle kesinleşme durumunu gösteren nihai belge olmadan “Yargıtay onadı” ya da “dosya bütünüyle kapandı” diyemeyiz.

Benim siyasi kanaatim, Kılıçdaroğlu’nun yaşadığı sürecin sıradan bir lider değişimi olarak anlatılamayacağıdır. Yargıya taşınan bu kadar ciddi iddia ve verilen istinaf kararı varken, bütün meseleyi onun kişisel hırsına bağlayan açıklamalar ikna edici değildir.

Yerel seçim başarılarını değerlendirirken de benzer bir hakkaniyete ihtiyaç var. Kılıçdaroğlu’nun yıllar içinde geliştirdiği ittifak yaklaşımının ve farklı seçmen kesimleriyle kurduğu ilişkilerin sonraki başarılara zemin hazırladığını düşünüyorum. Bu emeği silerek tarih yazılamaz. Aynı şekilde başarıda payı olan adayların, örgütlerin, seçmenlerin ve sonraki yönetimin katkıları da yok sayılamaz.

Fakat başarıdan pay isteyenlerin aday tercihlerinin sorumluluğunu da üstlenmesi gerekir.

Kılıçdaroğlu, 9 Ekim’deki KRT yayınında, Cemil Tugay’ın aday gösterilmemesi yönündeki uyarılarını Özgür Özel’e aktardığını söyledi. Bu, Kılıçdaroğlu’nun kamuoyu önünde dile getirdiği ciddi bir eleştiridir. Uyarıların içeriği, dayanakları ve karşı tarafın yanıtı birlikte değerlendirilmelidir. Parti içindeki kişisel yakınlıkların liyakatin önüne geçip geçmediği sorusu ise mutlaka sorulmalıdır.

Aday belirleme sürecinde yapay zekâdan yararlanıldığı açıklaması da bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Özel’in açıklamasında teknoloji, anketlerin değerlendirilmesi ve aday seçeneklerinin belirlenmesine yardımcı olan bir araç olarak anlatılmıştı. Son kararı verenler siyasi yöneticilerdir. Bir bilgisayar programı, yanlış tercihin siyasi hesabını veremez.

Buradan daha temel bir meseleye geliyoruz: Siyasette dürüstlük.

Yolsuzluk, rüşvet ve kamu kaynaklarının kötüye kullanılması iddiaları karşısında herkes için aynı ölçüyü savunabilmeliyiz. İddia bir muhalefet belediyesine de uzansa, iktidara yakın çevrelere de, bir bakana da; araştırmanın ölçüsü parti aidiyeti olamaz. Kamuoyunun önüne gelen her iddia suçun kanıtı değildir. Ancak hiçbir makam da soru sorulmasını engelleyen bir dokunulmazlık zırhına dönüşmemelidir.

Benim Kılıçdaroğlu’nda değerli bulduğum özelliklerin başında, kamu kaynaklarını korumayı ve hesap sormayı siyasi kimliğinin merkezine yerleştirmesi geliyor. Dürüstlüğünün, kendisine oy vermeyen vatandaşlar tarafından da takdir edilebilecek bir özellik olduğunu düşünüyorum. Bunun bütün AK Parti veya MHP seçmeni adına konuşma hakkı vermediğinin de farkındayım. Toplumun tamamının kanaatini ölçmeden ilan edemeyiz.

İktidara yakın ekranlarda bir muhalefet siyasetçisine yönelik olumlu değerlendirmeler yapılması da dikkatle okunmalıdır. Bunlar bir takdir ifadesi olabileceği gibi günlük siyasi hesapların parçası da olabilir. Kalıcı güvenin karşılığını televizyon tartışmalarından çok, vatandaşın tutumunda aramak gerekir.

Türkiye’de bir gün kapsamlı bir temiz siyaset ve hesap verebilirlik programı kurulacaksa, Kılıçdaroğlu’nun bu programın öncülüğünde düşünülmesini doğal bulurum. Maliye ve sosyal güvenlik kurumlarındaki görevleri, kamu yönetimi ve denetim alanında uzun bir geçmişe sahip olduğunu gösteriyor.

Fakat böyle bir programın başarısı, yalnızca başındaki kişinin dürüstlüğüne bırakılamaz. Şeffaf ihaleler, etkin denetim, liyakatli kadrolar ve bağımsız yargı gerekir. Hâkim ve savcıların siyasi liderin istediği sonuca ulaşması değil, kimden gelirse gelsin baskıya direnebilmesi gerekir. Temiz bir sayfa ancak böyle açılır.

Kılıçdaroğlu’nun uzlaşma ihtimalini güçlendirebilecek başka bir yönü de devlet tecrübesiyle toplumsal barışı birlikte düşünmesidir. Ben, ülkenin güvenliğini koruyan, savunma kapasitesini önemseyen ve aynı zamanda vatandaşların haklarını genişleten bir siyasetin farklı kesimleri buluşturabileceğine inanıyorum. Millî çıkarlar konusunda ortak zemin aramak, iktidarın bütün tercihlerine onay vermeyi gerektirmez.

Türkiye’nin güneyindeki gelişmeler, Akdeniz’deki çıkarları ve komşularıyla ilişkileri üzerine düşünürken, içeride birbirini sürekli düşmanlaştıran bir siyasi dilin maliyetini de görmek zorundayız. Millî mutabakat düşüncesi, böyle bir ortamda anlam kazanabilir.

Ancak bu ihtimali Erdoğan’ın veya Bahçeli’nin sağlık durumlarına ilişkin doğrulanmamış değerlendirmelere dayandırmayı doğru bulmuyorum. Bir ülkenin geleceği, kişilerin sağlığı üzerine yapılan tahminlerle kurulamaz. Asıl soru, Türkiye’nin hangi ortak programa ve nasıl bir demokratik meşruiyete ihtiyaç duyduğudur.

Burada anayasal çerçeveyi de açıkça konuşmalıyız. Mevcut sistemde yürütme yetkisi cumhurbaşkanına aittir. Partilerin anlaşarak bir kişiyi eski sistemdeki gibi başbakan ataması mümkün değildir. Kılıçdaroğlu’nun yürütmenin başına geçmesi, mevcut sistemde cumhurbaşkanı seçilmesini; başka bir hükümet modelinde bu rolü üstlenmesi ise gerekli anayasal değişiklikleri gerektirir. Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması da kendiliğinden bir millî mutabakat hükümeti yaratmaz; Anayasa bu durumda seçim süreci öngörür.

Dolayısıyla savunduğum ihtimalin yolu bellidir: Toplumsal destek, açık bir ortak program, demokratik süreç ve anayasal meşruiyet.

Bu şartlar oluşursa Kemal Kılıçdaroğlu neden böyle bir uzlaşmanın merkezinde bulunamasın?

Bu soruyu tartışırken CHP’nin kendi içindeki süreci de gözden kaçırmamak gerekiyor. Arınma meselesi henüz tamamlanmış değildir. Arınmadan söz ediyorsak, bunun ölçüsü kişisel sadakatten önce siyasi ahlak, şeffaflık ve hesap verebilirlik olmalıdır.

Özgür Özel’le temas kurmak tek başına bir suç ya da ihanet değildir. Ancak bu temaslar kişisel makam beklentilerine, geleceğe dönük bakanlık pazarlıklarına veya parti iradesinin dışında yürütülen hesaplara dönüşüyorsa, orada sorulacak ciddi sorular vardır. Başka bir siyasi yapıda beklediği karşılığı bulamadığı için CHP’de kalmayı tercih edenler varsa, onların da kendileriyle yüzleşmesi gerekir. Bir partide kalmakla o partinin değerlerine bağlı olmak her zaman aynı anlama gelmez.

Genel başkanın yüzüne başka, arkasından başka konuşarak siyaset yapılabileceğini düşünenlere soruyorum: Parti örgütünün hiçbir şey görmediğini, insanların söylenenlerle yapılanlar arasındaki farkı anlamadığını mı sanıyorsunuz? Kapalı kapılar ardındaki hesapların siyasi sonuçları bir gün ortaya çıkar. O gün geldiğinde herkes kendi tercihinin hesabını vermek durumunda kalır.

Bu süreç bir günde tamamlanmaz. Doğumun bile dokuz ay süren bir hazırlığı, sonunda da sancısı vardır. Fakat sancının anlam kazanması, sonunda sağlıklı bir hayatın başlamasına bağlıdır. CHP’de arınma diye savunduğumuz süreç de ancak daha demokratik, daha dürüst ve üyelerinin iradesine daha fazla saygı gösteren bir parti ortaya çıkarırsa değer taşır. Aksi hâlde yalnızca bir grubun diğerini tasfiye etmesine dönüşür.

Üstelik liderlik ve gelecek tartışmaları yalnızca CHP’ye özgü değildir. Erdoğan sonrası AK Parti’nin, Bahçeli sonrası MHP’nin nasıl şekilleneceği de Türkiye’nin önündeki önemli siyasi sorulardır. Böyle geçiş dönemlerinde farklı grupların, çıkar çevrelerinin veya cemaatlerin etkili olmaya çalışması ihtimali elbette tartışılabilir. Ancak somut kanıt olmadan belirli kişileri gizli ilişkilerin parçası ilan edemeyiz.

Devletin kurumsal devamlılığı, siyasi partilerin geleceği açısından da önemlidir. Burada devlet aklından beklenen, partilere kapalı kapılar ardında lider belirlemek değil; hukuk düzenini, demokratik rekabeti ve milletin iradesini korumaktır. Türkiye’nin geleceğinin kişisel güç mücadelelerine teslim edilmemesi gerektiğini savunuyorsak, bunu herkes için aynı ilkeyle savunmalıyız.

Millî mutabakat ihtimalini de bu çerçevede düşünüyorum. Liderlerden sonraki dönemi konuşabilen, kurumları ayakta tutabilen ve farklı siyasi kesimler arasında güven oluşturabilen bir anlayışa ihtiyaç var. Kılıçdaroğlu’nun tecrübesinin ve uzlaşma arayışının önem kazanabileceği yerlerden biri de burasıdır.

Bu nedenle CHP içerisinde Kılıçdaroğlu’nu kişisel hesaplarla zayıflatmayı düşünenler varsa, hesaplarını bir kez daha gözden geçirsinler. Kendisine destek veren insanların hafızasını ve iradesini küçümsemesinler. Eleştiriyle yıpratma, demokratik yarışla menfaat pazarlığı arasındaki farkı bu örgüt görebilecek olgunluktadır.

Genel başkanlığa aday olmak, yönetimi eleştirmek ve farklı bir program önermek demokratik haktır. Fakat eleştirinin yerini kişisel itibarsızlaştırmanın, örgütün iradesinin yerini kapalı kapılar ardındaki menfaat hesaplarının almasına itiraz ederim.

Kılıçdaroğlu’nun yıllarını verdiği siyasi emeği, birkaç kurultay hesabıyla yok sayabileceklerini düşünenler yanılır. Onu yalnız kabul ederek hesap yapanlar, kendisine inanan insanların iradesini de hesaba katmalıdır.

Kimse kendisini siyasi sorumluluğun dışında sanmasın. Örgüt izliyor, seçmen değerlendiriyor. Bugün yapılan tercihler, yarın herkesin karşısına çıkacaktır.

Ben Kılıçdaroğlu’nun dürüstlük, uzlaşma ve devlet tecrübesi üzerinden Türkiye’ye hâlâ önemli katkılar sunabileceğine inanıyorum. Bu inancın, CHP’nin yönetiminden ülkenin geleceğine uzanan bir karşılığı olabileceğini düşünüyorum.

Millî mutabakatın başında bulunması bugün için bir siyasi öngörüdür; verilmiş bir karar veya kesinleşmiş bir gelecek değildir.

Kimileri bunu hayal sayabilir. Kimileri fazla iyimser bulabilir. Saygı duyarım.

Ben ise Kemal Kılıçdaroğlu’nun Türkiye’nin geleceğinde üstlenebileceği rolün henüz tamamlanmadığını düşünüyorum.

Zaman, hepimizin sözünü sınayacak.