Yazıma başlamadan önce, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü de en içten duygularımla kutluyorum. Kadınlarımızın mutlu olduğu bir dünya hayaliyle...

Geçtiğimiz hafta Cuma günü ABD ve İsrail’in İran’a başlattığı saldırıların ilk günlerinde bu köşede bazı önemli değerlendirmeler paylaşmış, bu savaşın yalnızca İran ile ABD arasında yaşanan bir çatışma olmadığını özellikle ifade etmiştim.

Ortadoğu’da başlayan bu savaşın aslında küresel güç dengelerinin yeniden kurulma sürecinin bir parçası olduğunu yazmıştım.

Bugün gelinen noktada sahada yaşanan gelişmeler, o gün dile getirdiğimiz birçok öngörünün yabana atılacak tespitler olmadığını gösteriyor.

İlk yazımda Avrupa’da iki dünya savaşından sonra güç kaybeden City of London merkezli finans çevrelerinin ve bu çevrelerin arkasındaki küresel sermaye gruplarının yeniden eski güçlerine kavuşabilmek için yeni stratejiler geliştirdiğini anlatmıştım.

Bu stratejinin en önemli kaldıraçlarından birinin ise Çin olduğunu ifade etmiştim.

Çin’in sahip olduğu milyarlarca nüfusluk üretim gücü ve küresel finans sisteminden aldığı destek sayesinde son yıllarda ekonomik ve teknolojik olarak büyük bir sıçrama yaptığını, hatta bazı alanlarda ABD’ye meydan okuyabilecek seviyeye ulaştığını söylemiştim.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra “dünyayı ben yönetirim” diyen ABD’ye karşı, uzun yıllardır sessiz ama kararlı bir şekilde güç biriktiren bir Çin olduğunu yazmıştım.

City of London sermaye çevreleri Avrupa’da kaybettikleri gücü Ortadoğu ve Asya’da kaybetmek istemiyor. Aksine bu bölgelerde daha güçlü bir konum elde etmeyi hedefliyorlar.

Öte yandan ABD’yi yöneten küresel sermaye ve stratejik akıl ise Avrupa’dan sonra Ortadoğu’yu tamamen kontrol altına almayı, ardından Asya’ya yönelerek Çin’i zayıflatmayı ve dünya üzerindeki hegemonyasını pekiştirmeyi planlıyor.

Tam da bu noktada ABD’nin Pasifik’te Çin’e karşı yürütmek istediği büyük stratejik planların önüne geçmek için farklı hamlelerin devreye sokulabileceğini yazmıştım.

Çin’e zaman kazandıracak vekâlet savaşlarının ortaya çıkabileceğini özellikle vurgulamıştım.

İran’ın bu denklemde kritik bir rol oynayabileceğini de anlatmıştım.

Trump döneminde Evangelist çevrelerin ve “kutsal topraklar” söylemlerinin etkisiyle İran’da rejim değişikliği hedefinin ortaya konduğunu ve İsrail’in de bu stratejiye güçlü bir şekilde destek verdiğini yazmıştım.

Ancak bu tabloyu fırsat olarak gören Çin’in stratejik aklının İran’a askeri ve teknik destek sağlayarak ABD ve İsrail’i bölgede yıpratabilecek bir denge kurabileceğini ifade etmiştim.

Bu desteğin temel amacı İran’ı güçlendirmekten çok ABD’yi yıpratmaktı.

ABD’nin askeri gücünü sahada zorlamak, prestij kaybına uğratmak ve dünya üzerindeki askeri otoritesini sarsmak.

Böylece Çin hem zaman kazanacak hem de Pasifik’te yaşanabilecek olası bir büyük savaşı geciktirecekti.

Bugün sahada yaşanan gelişmelere baktığımızda bu senaryonun tamamen hayal ürünü olmadığını görüyoruz.

ABD’ye ait bazı büyük savaş gemilerinin ciddi darbe aldığı ve bölgeden geri çekilmek zorunda kaldığı yönünde bilgiler gelmektedir.

İran’ın ise düzenli olarak İsrail’e ve ABD’nin bölgedeki üslerine saldırılar gerçekleştirdiği görülüyor.

Bu saldırıların arkasında yalnızca İran’ın kendi kapasitesi olmadığını söylemek yanlış olmaz.

Rusya’nın uydu, navigasyon ve teknik istihbarat desteği sağladığı yönünde güçlü değerlendirmeler yapılmaktadır.

Bu tablo bize şunu gösteriyor:

İran bugün yalnız değildir.

Çin’in teknik ve askeri desteği, Rusya’nın da stratejik katkıları ile ABD ve İsrail’e karşı ciddi bir direnç oluşturulmaktadır.

Üstelik Çin’in elindeki daha gelişmiş sistemlerin henüz sahaya sürülmediğini düşünüyorum.

Çin şu anda sahayı dikkatle izliyor.

Eğer ilerleyen süreçte bu destek daha açık bir şekilde ortaya çıkarsa ABD’nin yaşayacağı prestij kaybı çok daha büyük olabilir.

Bizim açımızdan en kritik başlık ise Türkiye’dir.

Daha önceki yazılarımda Türkiye’yi bu savaşın içine çekmek için provokasyonların devreye sokulabileceğini söylemiştim.

İran içinden Türkiye’ye yönelik saldırıların organize edilerek Türkiye’nin İran’a karşı savaşa dahil edilmek istenebileceğini ifade etmiştim.

Bu nedenle Türkiye’nin soğukkanlı, sabırlı ve akılcı bir politika izlemesi gerektiğini özellikle vurgulamıştım.

Bugün ise gözden kaçırılmaması gereken başka bir ihtimal daha ortaya çıkmaktadır.

Azerbaycan.

Türkiye doğrudan provokasyonlara gelmezse bu kez Azerbaycan üzerinden yeni bir cephe açılmak istenebilir.

Azerbaycan’a yapılacak saldırılar Türkiye’yi doğal olarak bu savaşın içine çekmeyi amaçlayan bir stratejinin parçası olabilir.

Oysa Azerbaycan ile İran arasında belirli bir ilişki dengesi bulunduğunu da biliyoruz.

Bu nedenle Türkiye’nin bu tür provokasyonlara karşı Azerbaycan’ı dikkatli olması konusunda güçlü şekilde uyarması gerekmektedir.

Bu oyunlar aslında karmaşık değildir.

Bölgeyi yakından takip eden herkes bu tür senaryoların nasıl çalıştığını çok iyi bilir.

Olası büyük bir savaşta İsrail’in yanında Hindistan’ın yer alabileceğini de tahmin etmek zor değildir.

Yapılan stratejik anlaşmalar hangi ülkelerin hangi cephede yer alabileceğini zaten göstermektedir.

Çin de bu tabloyu gördüğü için bütün gücünü bir anda sahaya sürmemekte, süreci zamana yaymaktadır.

Ancak Hindistan’ın savaşa dahil olması durumunda Çin’in de sessiz kalmayacağını söylemek gerekir.

Böyle bir durumda ortaya çıkacak tablo ise adeta bir kıyamet senaryosu olur.

Pakistan, Afganistan, Hindistan, Çin, İran, ABD, İsrail ve bölge ülkeleri…

Bu durumda üçüncü dünya savaşı Pasifik’te değil Ortadoğu’da başlamış olur.

Bu nedenle yapılacak her hamle bir kez değil, bin kez düşünülerek yapılmalıdır.

Bugüne kadar savaşın gidişatına baktığımızda ise en çok kazanan ülkelerden birinin Rusya olduğunu görüyoruz.

Enerji fiyatlarının yükselmesi Rusya’ya ciddi bir ekonomik avantaj sağlamaktadır.

Ayrıca İran’dan enerji alamayan birçok ülkenin bu açığı Rusya’dan kapatması Moskova’nın ekonomik gücünü artırmaktadır.

Dünya gündeminin İran-ABD çatışmasına kayması nedeniyle Ukrayna savaşı da ikinci plana itilmiş durumdadır.

ABD’nin İran karşısında yaşayacağı olası prestij kaybı, Avrupa ve Ortadoğu’daki birçok ülkenin Washington’a duyduğu güveni de sorgulamasına yol açabilir.

Bu da küresel dengelerin yeniden şekillenmesine neden olabilir.

Türkiye ise bu savaşın dışında kalmayı başarabilirse kazanan ülkelerden biri olabilir.

Çünkü zayıflamış ve prestij kaybı yaşamış bir ABD ve İsrail karşısında Türkiye, Suriye, Irak ve İran politikalarında çok daha bağımsız bir diplomasi yürütebilir.

Şimdilik bu savaşı izliyor ve okumaya devam ediyoruz.

Önümüzdeki günler dünya siyaseti açısından çok daha büyük gelişmelere sahne olabilir.

Başka bir yazıda buluşmak dileğiyle…