Tarih kitapları bize haritaları devletlerin çizdiğini anlatır. Savaşlar olur, anlaşmalar imzalanır, sınırlar değişir.

Fakat bazen asıl sorulması gereken soru şudur:

"Devletlere o haritaları kim çizdirir?"

I. Dünya Savaşı’nın ardından Ortadoğu’nun sınırlarını İngiltere belirledi.

II. Dünya Savaşı’nın ardından küresel düzenin merkezine Amerika Birleşik Devletleri yerleşti.

Resmî anlatı bu.

Ancak meseleye yalnızca devlet isimleri üzerinden bakmak eksik bir analiz olur. Çünkü devletler görünen aktörlerdir. Asıl belirleyici olan ise çoğu zaman ekonomik ve finansal güç merkezleridir.

İngiltere sınırları içinde yer alan ve küresel finansın kalbi olarak kabul edilen City of London, yüzyıllardır dünya para akışının merkezlerinden biri olarak anılır. Enerji ticareti, emtia piyasaları, uluslararası bankacılık ağları… Küresel servetin önemli bir bölümü bu merkezle temas eder.

Bu finans çevrelerinin arkasında, herkesin bildiği fakat resmi metinlerde pek anılmayan güçlü ailelerin bulunduğu yönünde yaygın bir kanaat vardır.

Kimi analizlerde bu İngiltere merkezli finans çevreleri “küreselci” ya da “globalist” olarak tanımlanır. Ulus-devlet sınırlarından ziyade sermayenin serbest dolaşımını ve çok uluslu ekonomik yapıları önceleyen bir anlayıştan söz edilir.

Buna karşılık Amerika’da özellikle askerî ve güvenlik eksenli yapılanmaların daha “ulusalcı” reflekslerle hareket ettiği yönünde değerlendirmeler yapılır. Pentagon çevresine yakın stratejik aklın, küresel finansın sınır tanımayan yaklaşımından farklı olarak Amerikan ulusal çıkarlarını önceleyen bir çizgide olduğu sıkça dile getirilir.

Elbette bu tanımlar tartışmalıdır.

Ancak II. Dünya Savaşı sonrası oluşan yeni düzeni anlamaya çalışan birçok yorumcu, güç mücadelesini “küresel finans çevreleri” ile “ulusal güvenlik eksenli Amerikan yapılanması” arasındaki rekabet üzerinden okumaktadır.

II. Dünya Savaşı sırasında Londra’nın ciddi bir tehdit altına girmesi, İngiliz merkezli finans yapısının kırılganlığını ortaya koydu. Savaşın sonunda Amerika yalnızca askeri olarak değil, finansal olarak da liderliği devraldı.

Dolar rezerv para haline geldi.

Küresel sistem yeniden kuruldu.

Atlantik’in iki yakası arasında yeni bir güç dengesi oluştu.

Hindistan’ın bağımsızlığı ise İngiltere açısından yalnızca siyasi değil, stratejik bir kırılmaydı. İmparatorluk daralıyor, nüfuz alanı küçülüyordu.

Peki kaybedilen güç nasıl geri kazanılır?

Askeri yöntemlerle mi?

Yoksa ekonomik hamlelerle mi?

Bu noktada Çin’in yükselişi dikkat çekicidir. Uzun yıllar yoksulluk ve iç karışıklıklarla anılan bir ülkenin birkaç on yıl içinde küresel üretim merkezi haline gelmesi, yalnızca iç reformlarla mı açıklanmalıdır? Yoksa küresel güç mücadelesinin yeni bir sahnesi midir?

Soğuk Savaş bize ideolojik bir çatışma olarak öğretildi.

Ancak aynı dönemde finans, lobiler, siyasi etki ağları ve stratejik yatırımlar üzerinden yürütülen görünmez bir mücadele de vardı.

Belki de asıl savaş cephede değil, finans merkezlerinde veriliyordu.

Belki de haritaları çizen devletlerdi…

Ama kalem başkasının elindeydi.

Devamı Bu Gece…

İkinci bölümde şu sorulara odaklanacağım:

ABD–İran geriliminin arkasındaki jeopolitik dinamikler neler?

İran’ın arkasındaki Çin faktörü ne anlama geliyor?

Tayvan meselesi Pasifik’te başlayacak yeni bir hesaplaşmanın işareti mi?

Avrupa’dan sonra sırada Ortadoğu ve Asya dengeleri mi var?

Soğuk Savaş gerçekten bitti mi…

Yoksa yalnızca cephe mi değiştirdi?