Dünyada yaşanan onca ölümler, sapkınlıklar, savaşlar ve katliamlardan sonra hâlâ şaşırabiliyor musunuz? Bombalar altında ölen çocuklara, anne karnında can veren bebeklere, sırf farklı düşündüğü ya da inandığı için öldürülen insanlara rağmen hâlâ şok olabiliyor musunuz? Bunlar sadece uzak coğrafyaların trajedileri değil; insanlığın aynasıdır. Ve maalesef, her gün yeni yıkımlar ve yeni acılar ortaya çıkıyor.

Epstein dosyası, dünyayı yöneten bazı kesimlerin çocukları nasıl araçsallaştırdığını, acımadan ve istismar ettiklerini, öldürdüklerini gösteren belgelerle doludur. Allah hepsinin belasınını versin diyerek yazıma başlamak istiyorum.

Einstein dosyası gibi kayıtlar ise, masum çocukların duygularının, yaşantılarının ve geleceklerinin asıl önemlisi insan hayatının nasıl hiçe sayıldığını ortaya koyuyor. Bu belgelerde, masumiyetin ve insanlığın sadece araç olarak kullanıldığı trajik bir tablo var. Her biri, insanlığın vicdanına bir ayna tutuyor: Bizler, bu tür kötülükleri görüp ne yapıyoruz? Sessiz mi kalıyoruz, yoksa sorumluluk alıyor muyuz?

Savaşlar, katliamlar, istismarlar, açlık, adaletsizlik… Bunların hepsi insanlığın aynasıdır.

Bir zamanlar Nazi Almanyasında Yahudi bir çocuğun öldürülmesine ağladıysak, bugün de Filistinli bir çocuğun öldürülmesine de ağlamalıyız.

Nazi Almanyası’nda yaşananlara dün karşıysak, bugün Gazze’de, Afrika’da, Asya’da gezegenimizin her yerinde yaşananlara da karşı olmalıyız.

Benim tarafım bir ideoloji, bir blok, bir ülke değildir.

Benim tarafım insanlık.

Benim tarafım vicdan.

Benim tarafım doğayla birlikte yaşayan tüm canlılar ve biyolojik çeşitliliğin korunmasıdır.

İnsanlık Bir Kimlik Değil, Bir Seçimdir

Hayvanlar içgüdüyle yaşar.

İnsan ise bilinçle iyilik ya da kötülük seçer.

Bu yüzden insanın kötülüğü hayvandan daha korkutucudur.

Eğer dünyayı yönetenler merhametini kaybetmişse, eğer toplumlar kendi aynalarına bakmadan başkalarını taşlıyorsa, asıl felaket budur.

Bugün açlıktan ölen çocuklar varken tonlarca yiyeceğin çöpe gitmesi, adalet arayan insanlar varken güçlünün hukuku belirlemesi, masum çocuklar istismar edilirken toplumun susması… Bunlar insanlığa karşı işlenmiş suçlardır.

Başkalarına Taş Atmadan Önce Kendimize Bakmalıyız

Size bunu bir hikâye ile anlatmak istiyorum.

Bir zamanlar eski bir medeniyette bir kadın suç işlediği iddia edilerek taşlanmak üzere kalabalığın önüne getirilir. Kalabalık, bilgeye gelir ve der ki:
“Bu kadın suç işledi, onu cezalandıralım.”

Bilge, kadının taşlanmasını istemez ve sihirli bir ayna getirir. Herkes sırayla bu aynaya bakacaktır. Bilge der ki:
“Eğer aynada hayatınız boyunca yaptığınız hiç bir suç görünmüyorsa, o zaman taş alıp atabilirsiniz. Ama aynada kendi suçun görünüyorsa, sizlerde taşlanacaksınız. Böylece hepimiz göreceğiz. Ve herkes aynaya bakmaktan vazgeçer; çünkü herkes kirlidir, herkes bir suç işlemiştir. Kadın kurtulur.

Ama asıl ders, kalabalığın kendisi içindir: Başkasını yargılamadan önce herkes kendi vicdanına, kendi kusurlarına bakmalıdır.

Bu trajediler bize şunu da hatırlatır: Dünyayı yönetenler bu olumsuzluklar karşısında ya yetersiz ve beceriksizdir, ya da son derece bilinçli ve tam olarak istedikleri gibi bir düzeni kurmaktadır. Eğer birincisi doğruysa, insanlık kaderini ehliyetsiz ellere teslim etmiş demektir. Eğer ikincisi doğruysa, bu çok daha korkutucu bir gerçektir: Kaos, adaletsizlik ve istismar bir hata değil, bir tercihtir.

İnsanlık, masumiyetin yok edildiği her olayda sınavdan geçmektedir. Einstein ve Epstein dosyalarında ortaya çıkan belgeler, suçluların hak ettikleri cezayı alıp almayacağının da bir test olduğunu gösterir. İnsanlık gerçekten yargılayacak mı, yoksa engellemekle mi yetineceğiz? Bu sadece suçluların cezası meselesi değildir; insanlığın vicdanı, ahlakı ve geleceğiyle ilgilidir.

Türkiye Örnekleri, Yerel Trajedileri ve Sonuçları

Dünyadaki kötülükler ve trajediler ne kadar korkutucu olsa da, kendi bahçemize, kendi ülkemize baktığımızda da benzer acılarla yüzleşiyoruz. Maraş, Sivas ve Çorum katliamları, toplumsal öfke ve fanatizmin masum insanların hayatlarını nasıl yok ettiğini gösteren acı hatıralardır.

Sivas’ta canların diri diri yakılması, sadece bir vahşet değil, insan doğasına karşı işlenmiş bir suçtur. Bu olaylar, “insanlık” kavramının ne kadar kırılgan olduğunu ve tarih boyunca nasıl hiçe sayıldığını açıkça ortaya koyar. O gün orada yaşananlar, vicdanın sınırlarını zorlayan, unutulmaması gereken bir insanlık trajedisidir.

Türkiye’de çocuk istismarı meseleleri de maalesef unutulmamalıdır. Kur’an kurslarında, eğitim adı altında, erkek çocukların “bademlenmesi” gibi vakalar yaşanmış ve yıllarca toplum tarafından “bir defadan bir şey olmaz, küçüğün rızası var"” anlayışıyla geçiştirilmiştir. Bu cümle, sadece failin değil, sistemin ve sessiz kalan toplumun sorumluluğunu gösterir.

Çünkü çocuklar her zaman korunmalı, güvenlikleri ve masumiyetleri her şeyin önünde gelmelidir. Böyle bir duyarsızlık, insanlık değerlerine karşı işlenmiş başka bir suçtur ve toplumun vicdanını sorgulaması gereken bir aynadır.

Yerel trajediler ve uluslararası dosyalar, bize aynı temel gerçeği hatırlatır: İnsanlık sınavdan geçmektedir. Sadece suçluları cezalandırmak yeterli değildir; her bireyin vicdanını ve ahlakını sorgulaması gerekir. Tıpkı ayna hikâyesinde olduğu gibi: Başkasını yargılamadan önce herkes önce kendine bakmalı, kendi suçunu ve hatasını görmelidir. Kendi kirini fark etmeyen, başkasını suçlamaya cesaret edemez. Bu, insan olmanın temel sınavıdır.

Dünyayı yönetenler bu acılar karşısında ya yetersiz ve beceriksizdir, ya da bilinçli olarak istediklerini uygulamaktadır. Eğer yetersizlerse, insanlar kaderini ehliyetsiz ellere teslim etmiş demektir. Eğer bilinçli olarak uyguluyorlarsa, bu çok daha korkutucudur: Kaos, adaletsizlik ve istismar bir hata değil, bir tercihtir. Bu tercihler, masum çocukların, kadınların ve ailelerin hayatlarına doğrudan etki eder; insanlığın vicdanına bir tokat niteliğindedir.

Burada kritik soru şudur: Suçlular hak ettikleri cezayı alacak mı? İnsanlık gerçekten yargılayacak mı, yoksa engellemekle mi yetinecek? Epstein ve Einstein dosyaları gibi belgeler bize bunu hatırlatır; insanlığın vicdanı, ahlakı ve geleceği sınanır. Ve unutulmamalıdır ki, cezasızlık sadece suçluları cesaretlendirmez; toplumun vicdanını da uyuşturur, adalet kavramını silikleştirir.

Bizim tarafımız açıktır: İnsanlık, tüm canlıların yaşam haklarını, doğayı ve biyolojik çeşitliliği korumalıdır. İnsan olmanın anlamı, vicdan, merhamet ve adalet duygusuyla sınanır. Masumiyetin hiçe sayıldığı her olayda, insanlık kendi kendine sormalıdır: “Ben ne yaptım? Vicdanımı koruyabiliyor muyum? İnsanlıktan çıktığımı fark ediyor muyum?”

Sonuç olarak şunu açıkça söylemek gerekir: Dünyayı yönetenler bu yaşadığımız her türlü olumsuzluk karşısında ya çok beceriksizdir ya da gerçekten istediklerini bu şekilde yönetmektedir. İnsanlık sadece suçluları değil, aynı zamanda kendi vicdanını ve ahlakını da sorgulamalıdır. Bu sorgulama, gelecekte benzer acıların tekrar etmemesi için en temel adımdır.

Ve unutulmamalıdır ki, vicdan ve sorgulama olmadan adalet sadece kağıt üzerinde kalır. İnsanlık, geçmişin acılarından ders almalı, her gün kendi aynasına bakmalı ve geleceğe dair sorumluluklarını hatırlamalıdır.

Sonuç olarak dünyanın neresinde olursa olsun, bu tür skandallar, vicdansızlıklar, katliamlar, canilikler ve her türlü kötülüğün karşısında duruyoruz. Günümüzde özellikle Epstein dosyası nedeniyle bir kez daha hatırlıyoruz ki, bu işe bulaşanların yüce yaradan tarafından ve dünyadaki insanların adaleti tarafından, en yakın tarihte hak ettikleri cezayı bulmalarını temenni ediyorum. Ne yazık ki, insan eliyle verilen adaletin güvencesi her zaman yeterli olmasa da, vicdan ve hukuk adına bu sürecin takipçisi olmamız gerekiyor. İşte böyle, insanlık ve adalet için duruşumuzun gereği budur.

Şaşırmıyorum.

Ama utanıyorum.

Ve insan kalmaya çalışıyorum.