Orta Doğu, Ukrayna ve Avrupa’daki gelişmeler ışığında Türkiye’nin geleceğini ve olası bir millî mutabakat senaryosunu ve gerekliliğini beraber değerlendirelim.
Türk siyasetinde bazen öyle gelişmeler yaşanır ki dün hayal bile edilemeyen şeyler bugün gerçeğe dönüşür.
Kim derdi ki bir gün Devlet Bahçeli çıkacak, Abdullah Öcalan'ın belirli şartlarla TBMM'de konuşmasını gündeme getirecek? 2024 yılında bunu gördük. Demek ki devletin ve siyasetin öncelikleri değiştiğinde, yıllardır birbirine karşı duran kesimler bile farklı bir yol arayabiliyor.
Peki, benzer bir gelişme ülkenin yönetiminde de yaşanabilir mi?
Karadeniz'de Rusya-Ukrayna savaşı sürüyor. Orta Doğu, Suriye ve İran çevresindeki gelişmeler belirsizliğini koruyor. Ege'de Türkiye ile Yunanistan arasındaki anlaşmazlıklar devam ederken Doğu Akdeniz'de Türkiye-Libya deniz yetki alanları anlaşması yeniden gündemde. İsrail, Yunanistan ve Mısır'ın itirazları da bölgedeki hassas dengeleri gösteriyor.
Türkiye bütün bunlarla uğraşırken içeride ekonomik sıkıntılar, siyasi kutuplaşma ve toplumsal huzur sorunlarıyla da karşı karşıya.
İşte tam bu noktada bir ihtimal üzerinde duruyorum.
Ya Türkiye'de yeni bir Cumhuriyet İttifakı kurulursa?
CHP, AK Parti, MHP ve DEM Parti'nin, hatta diğer siyasi partilerin de katılabileceği geniş bir millî mutabakat hükümetinden söz ediyorum.
Üstelik bu çağrının Kemal Kılıçdaroğlu tarafından yapılması ihtimali üzerinde özellikle duruyorum.
Hatırlayın, Kılıçdaroğlu bir dönem Halil İbrahim Sofrası'nı kurmuş, farklı siyasi görüşleri aynı masa etrafında buluşturmaya çalışmıştı. Neden şimdi o sofrayı daha da büyütmesin?
Böyle bir çağrının iktidardan gelmesiyle CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'ndan gelmesi, muhalefet içerisinde farklı karşılıklar bulabilir. İlkinde iktidarla iş birliği eleştirileri öne çıkabilecekken ikincisinde geniş bir devlet mutabakatı tartışması başlayabilir.
Peki, ülke nasıl yönetilecek?
Benim öngörüm, gerekli anayasal değişikliklerin yapılması durumunda Recep Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı görevini sürdürmesi, yürütme sorumluluğunu yeniden oluşturulacak Başbakanlık ve Bakanlar Kuruluyla paylaşmasıdır.
Bu senaryoda Başbakanlık görevini Kemal Kılıçdaroğlu üstlenebilir. Bakanlar Kurulu ise mutabakata katılan partilerin temsilcilerinden oluşabilir.
Böyle bir düzenleme elbette mevcut Anayasa ile doğrudan mümkün değil. TBMM'de geniş bir uzlaşma ve anayasal değişiklik gerektiriyor.
Ancak mesele yalnızca hükümet kurmak da değil.
Erdoğan ve Bahçeli gibi uzun yıllardır siyasetin merkezinde bulunan liderlerden sonraki dönem de düşünülmek zorunda. Kimsenin ne zaman görevinden ayrılacağı veya hayatını kaybedeceği bilinemez. Devlet yönetiminin beklenmedik gelişmelere hazırlıklı olması ise son derece doğaldır.
Böyle bir mutabakat, yalnızca dış tehditlere karşı değil, içerideki yaraların sarılması açısından da tartışılabilir. Kürt meselesi, inanç özgürlüğü, ekonomik refah, hukuk ve toplumsal barış bu sürecin önemli başlıkları olabilir.
Burada Kılıçdaroğlu'nun geçmişteki helalleşme girişimlerini ve başörtüsü konusunda attığı siyasi adımları da unutmamak gerekiyor. Bunlar, farklı toplum kesimleriyle yeniden diyalog kurma çabasının örnekleriydi.
Dolayısıyla bugün Kılıçdaroğlu'nun siyasi geleceğini küçümseyenlerin hesaba katmadığı bambaşka bir senaryo ortaya çıkabilir. Böyle bir gelişme onun siyasi konumunun yeniden değerlendirilmesine de neden olabilir.
Elbette bunlar alınmış kararlar veya perde arkasında yürütüldüğü kanıtlanmış bir plan değil. Yaşanan gelişmeleri yan yana koyarak ortaya attığım siyasi bir hipotez.
Fakat siyaset, yalnızca bugün gördüklerimizden ibaret değil.
Dün Bahçeli'nin Öcalan çıkışını kim bekliyordu? Yarın Erdoğan ile Kılıçdaroğlu'nun yönetim sorumluluğunu paylaştığı bir Türkiye'yi konuşmayacağımızı kim söyleyebilir?
Belki de asıl sürpriz henüz yaşanmadı.
Gün gelir, siyasi hesaplar bir kenara bırakılır ve herkes aynı sofrada buluşur.
Unutmayalım ki:
“Mevzubahis vatansa, gerisi teferruattır.”