Siyasette bazen bir kelime, bir slogan veya sürekli tekrarlanan bir suçlama gerçeğin önüne geçebilir.
Bir kişiye yeterince uzun süre “hain”, “Sarayın adamı”, “kayyum” veya “butlancı” derseniz, bir süre sonra bu sözlerin arkasındaki kanıtların ne olduğu sorgulanmamaya başlanabilir.
Oysa demokrasinin ve sağlıklı siyasi tartışmanın temel şartı tam da burada başlar:
Kim ne söyledi?
Kim ne yaptı?
Mahkeme neye karar verdi?
Ortaya çıkan siyasi sonuç ne oldu?
Kemal Kılıçdaroğlu hakkında son dönemde kullanılan ağır ifadeleri de bu sorular üzerinden değerlendirmek gerekiyor.
“Sarayın adamı” denildi; peki kayıtlar ne söylüyor?
Kılıçdaroğlu’na yöneltilen en ağır siyasi suçlamalardan biri “Sarayın adamı” olduğu iddiasıydı.
Oysa 24 Nisan 2024 tarihinde, Özgür Özel ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında yürütülecek görüşmeler tartışılırken Kılıçdaroğlu'nun yaptığı açıklama son derece açıktı:
“Bu düzenin kurucusu sarayla müzakere edilmez, mücadele edilir.”
Özgür Özel ise bunun tersine siyasetçiler arasındaki görüşme, diyalog ve müzakereyi “normalleşme” politikasının bir parçası olarak savundu.
Buradan hareketle Özel'in politikasının yanlış veya Kılıçdaroğlu'nunkinin mutlak doğru olduğu söylenmek zorunda değildir.
Fakat bir gerçek teslim edilmelidir:
Kılıçdaroğlu'nu “Sarayla işbirliği yapmakla” suçlamak ile onun kamuoyu önündeki açık siyasi çizgisi arasında ciddi bir çelişki bulunmaktadır.
Üstelik AKP'nin kurucularından Bülent Arınç ile Mart 2026'da 1 saat 15 dakika süren görüşmeyi yapan kişi de Kılıçdaroğlu değil, Özgür Özel'dir.
Bu görüşmenin yapılmış olması tek başına Özel'i “iktidarla işbirliği yapan” biri yapmaz. Aynı ölçü Kılıçdaroğlu için de uygulanmalıdır.
Siyasette ölçü kişiye göre değişmemelidir.
“Kılıçdaroğlu kayyumdur” deniliyor. Gerçekten öyle mi?
Bu konuda siyasi sloganlarla hukuki gerçeğin birbirinden ayrılması gerekiyor.
21 Mayıs 2026 tarihinde Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP'nin 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Kurultayı'nın “mutlak butlan”, yani kesin hükümsüzlük nedeniyle malul olduğuna karar verdi.
Mahkeme yeni bir genel başkan seçmedi.
Dışarıdan bir kişiyi CHP'ye kayyum olarak da atamadı.
Mahkemenin yaptığı şey, hukuken geçersiz saydığı kurultaydan önceki duruma dönülmesine hükmetmekti.
Kararda, kurultay tarihinden önce görev yapan Kemal Kılıçdaroğlu ve parti organlarının görevlerine aynen devam etmelerine karar verildi.
Dolayısıyla “Kılıçdaroğlu CHP'ye kayyum olarak atandı” sözü hukuki bir tanım değil, siyasi bir değerlendirmedir.
Kılıçdaroğlu bir vali, kaymakam, bürokrat veya mahkeme tarafından dışarıdan belirlenen üçüncü kişi değildir.
Kurultaydan önce CHP'nin seçilmiş genel başkanıdır.
Peki “butlancı” kim?
Bu kelime de son dönemde siyasi bir hakaret etiketine dönüştürüldü.
Oysa “mutlak butlan” Kılıçdaroğlu'nun sıfatı değildir.
Bir hukuki işlemin kesin hükümsüzlüğünü ifade eden kavramdır.
Ve bugün mevcut Bölge Adliye Mahkemesi kararına baktığımızda “mutlak butlan ile malul” olduğu belirtilen kişi Kemal Kılıçdaroğlu değil, 38. Olağan Kurultay'dır.
Mahkeme bu kurultaydan çıkan yönetimin görevden uzaklaştırılmasına ve kurultay öncesindeki hukuki duruma dönülmesine karar vermiştir.
Bu nedenle Kılıçdaroğlu'na “butlancı” demek siyasi bir etiket olabilir; fakat hukuki gerçeği tarif etmez.
“Özgür Özel seçilmiş genel başkandır” itirazı
Evet, tarihsel olarak bakıldığında Özgür Özel 38. Olağan Kurultay'da delegelerin oylarıyla genel başkan ilan edildi.
Ancak tartışma zaten seçimin yapılmış olup olmaması değildir.
Tartışma, o seçimi oluşturan iradenin hukuken geçerli olup olmadığıdır.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi'nin mevcut kararı bu konuda son derece ağır bir hukuki tespit içermektedir.
Mahkeme, kurultayın kanunun emredici hükümlerine aykırı olduğu ve delege iradesinin fesada uğratıldığı sonucuna varmıştır.
Kurultaya ilişkin ceza iddianamesinde ise bazı delegelere para verilmesi, belediye başkanlığı veya belediye meclis üyeliği adaylıklarının teklif edilmesi, delege veya yakınlarının belediyelerde işe yerleştirilmesi, alışveriş kartlarının dağıtılması ve kullanılan oyların fotoğraflarının istenmesi gibi çok ciddi iddialar bulunmaktadır.
Burada önemli bir hukuk kuralını da unutmamak gerekir:
Bu iddialara ilişkin ceza davası henüz sonuçlanmamıştır.
Dolayısıyla hiç kimse hakkında kesinleşmiş bir ceza mahkûmiyeti varmış gibi konuşmak doğru değildir.
Ancak aynı şekilde, sanki ortada hiçbir yargı kararı ve hiçbir ciddi hukuki tespit yokmuş gibi “tertemiz bir kurultay yapıldı, mesele yalnızca siyasi müdahaledir” demek de mevcut yargı dosyasını yok saymak anlamına gelir.
İlginç olan başka bir ayrıntı daha var
Kurultaya ilişkin ceza iddianamesinde Kemal Kılıçdaroğlu “mağdur” sıfatıyla yer almaktadır.
Bu ayrıntı önemlidir.
Çünkü kamuoyunda çoğu zaman Kılıçdaroğlu sanki bu davayı yaratmış, mahkemeleri harekete geçirmiş ve ardından bundan yararlanarak koltuğa dönmüş gibi anlatılmaktadır.
Oysa dava ve soruşturma süreçlerinin hukuki tarafı bundan çok daha farklıdır.
Kılıçdaroğlu davanın hakimi değildir.
Savcısı değildir.
Kurultayı geçersiz ilan eden de kendisi değildir.
Mevcut yargı kararının sonucunda önceki hukuki statüsüne dönen kişidir.
Bu kararı beğenmek başka şeydir.
Kararın ne söylediğini doğru aktarmak başka şeydir.
“Hain” sözü kanıtın yerine geçemez
Kılıçdaroğlu'na yönelik “hain” suçlamaları da siyasi tartışmanın en problemli taraflarından biridir.
“Hain” son derece ağır bir kelimedir.
Bir siyasetçinin stratejisini yanlış bulabilirsiniz.
Seçim performansını eleştirebilirsiniz.
Aday tercihlerini, parti yönetimini veya yaptığı siyasi hataları tartışabilirsiniz.
Ama “ihanet” başka bir şeydir.
İhanet iddiası ortaya atılıyorsa bunun somut olarak açıklanması gerekir:
Kime ihanet etti?
Hangi eylemiyle?
Hangi çıkar karşılığında?
Bunun belgesi nedir?
Bunların cevabı verilemiyorsa geriye siyasi bir hakaret kalır.
Eleştiri başka, suç isnadı başkadır.
Ve sonunda matematik devreye giriyor
Bugün CHP ve muhalefet açısından tartışılması gereken en büyük siyasi sonuçlardan biri bölünmedir.
Matematikte bölme işlemi vardır.
Bölünen vardır.
Bölen vardır.
Ve bir sonuç ortaya çıkar.
Bir elmayı ikiye böldüğünüzde bir buçuk elma elde etmezsiniz.
İki yarım elma elde edersiniz.
Karşınızdaki rakibin elması ise hâlâ tamsa, bölünmenin kime yaradığını anlamak için çok karmaşık siyasi teorilere ihtiyaç yoktur.
Son anketlerin tamamı aynı sonucu vermiyor ve kamuoyu araştırmalarında ciddi farklılıklar bulunuyor. Ancak bazı araştırmalar AK Parti'nin muhalefetteki bölünmeden sonra yeniden açık ara birinci sıraya çıktığını gösterirken, diğerleri yeni partiyi birinci gösteriyor.
Dolayısıyla tek bir anket üzerinden kesin hüküm vermek yanlış olur.
Ama bir siyasi gerçek tartışmasızdır:
Aynı seçmen havuzundan beslenen iki rakip muhalefet partisinin ortaya çıkması, muhalefet oylarının bölünmesi riskini yaratmıştır.
Bu nedenle “kim iktidarın işine yaradı?” sorusunun cevabı kişilere hakaret ederek değil, ortaya çıkan siyasi sonuçlara bakılarak aranmalıdır.
Çoğunluk her zaman haklı değildir
Siyasette bir başka tehlike de çoğunluğun görüşünün otomatik olarak doğru kabul edilmesidir.
Bir düşüncenin çok kişi tarafından savunulması onu tek başına doğru yapmaz.
Eğer “çoğunluk söylüyorsa doğrudur” kuralını kabul edersek, Türkiye'de yıllarca seçimleri kazanan iktidarın bütün politikalarını da otomatik olarak doğru kabul etmek zorunda kalırız.
Oysa muhalefetin varlık nedeni tam tersidir:
Çoğunluk başka türlü düşünüyor olsa bile sorgulamak.
Kanıt istemek.
Yanlış gördüğüne itiraz etmek.
Bu nedenle insanların sosyal medyada aynı cümleleri tekrarlaması, bir görüşü bilimsel veya hukuki gerçek haline getirmez.
Önemli olan kaç kişinin söylediği değil, söylenen sözün hangi kanıta dayandığıdır.
Siyasette rüzgârlar değişir, belgeler kalır
Bugün bir siyasi rüzgâr bir kişiyi kahraman, diğerini hain ilan edebilir.
Yarın aynı rüzgâr tersine dönebilir.
Bu nedenle kişilere değil, ilkelere bağlı kalmak gerekir.
Kemal Kılıçdaroğlu eleştirilemez değildir.
Hiçbir siyasetçi değildir.
Ancak eleştiri ile iftiranın, siyasi etiket ile hukuki gerçeğin birbirinden ayrılması gerekir.
Bugün elde bulunan mahkeme kararının söylediği şey açıktır:
38. Olağan Kurultay mutlak butlan nedeniyle geçersiz sayılmış, kurultay öncesindeki duruma dönülmüş ve Kılıçdaroğlu yönetiminin görevine devam etmesine karar verilmiştir.
Karar henüz Yargıtay incelemesindedir.
Ceza yargılaması da henüz sonuçlanmamıştır.
Bu nedenle son sözü henüz hukuk söylememiştir.
Ama bugüne kadar ortaya çıkan belgeler bize en azından şunu söylemeye yeter:
Siyasette sloganların değil, kanıtların peşinden gitmek gerekir.
Çünkü çoğunluğun inandığı şey her zaman gerçek olmayabilir.
Gerçek, ancak sorgulandığında ortaya çıkar.