İnsan Neden Gerçeği Değil, İnandığını Arar?

İnsan çoğu zaman gerçeği aradığını düşünür. Oysa bazen aradığı, yalnızca zaten inandığı şeylerin doğrulanmasıdır. Peki hakikati gerçekten aramakla, kendi doğrularımıza tutunmak arasındaki farkı görebiliyor muyuz?

İnsanların büyük bir kısmı gerçeği aradığını söyler. Fakat çoğu zaman aradığımız şey gerçeğin kendisi değil, zaten inandığımız şeylerin doğrulanmasıdır.

Çünkü hakikat her zaman hoşumuza gitmez. Bazen yıllardır inandığımız bir düşünceyi sarsar, bazen kendimiz hakkında kurduğumuz bir fikri bozar, bazen de dünyanın sandığımız kadar basit olmadığını gösterir. Bu yüzden insan zihni çoğu zaman gerçeğin peşinden gitmek yerine kendisini rahat hissettiren hikâyelere tutunur.

Bir düşünün.

Tarih boyunca kaç kez güçlü olan haklı sanıldı? Kaç kez çoğunluğun savunduğu bir düşünce doğru kabul edildi? Kaç kez aynı söz tekrar tekrar söylendiği için sonunda sorgulanamaz hale geldi?

Bir düşüncenin milyonlarca insan tarafından kabul edilmesi, onu tek başına doğru yapmaz. Aynı şekilde bir düşüncenin yalnızca birkaç kişi tarafından savunulması da onun yanlış olduğu anlamına gelmez.

Hakikat, kalabalığın sayısına göre değişmez.

İşte gerçek bilgiyle ezber arasındaki fark da burada başlar.

Gerçek ilim, insana yalnızca ne düşüneceğini söylemez. Asıl olarak nasıl düşüneceğini öğretir. Her duyduğunu kabul etmemeyi, her okuduğuna hemen inanmamayı, gerektiğinde en güçlü görünen düşünceyi bile sorgulayabilmeyi öğretir.

Çünkü soru sormayan bir zihin, bir süre sonra kendi kararlarını vermekten uzaklaşır.

Sokrates’e atfedilen “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” sözü belki de bu yüzden yüzyıllardır hatırlanır. Buradaki mesele hiçbir şey bilmemek değildir. Mesele, bildiğimiz şeylerin de yanlış olabileceğini kabul edebilmektir.

İnsan zihninin en büyük tuzaklarından biri budur.

Başkalarının yanlışlarını görmek kolaydır. Başkalarının yalanlarına, çelişkilerine veya hatalarına dikkat etmek de kolaydır. Zor olan, insanın kendi düşüncelerine aynı mesafeden bakabilmesidir.

Çünkü insanın en büyük yanılgısı yalnızca başkalarının yalanlarına inanması değildir. Kendi doğrularının yanlış olabileceğini unutmasıdır.

Bu yüzden gerçek düşünce, yalnızca başkalarını sorgulamak değildir.

Kendini de sorgulayabilmektir.

Kalabalığa uymak her zaman doğru olmadığı gibi, sırf kalabalığın karşısında durmak da insanı otomatik olarak haklı yapmaz. Tarihte farklı düşündüğü için dışlanan insanlar oldu. Deli ilan edilenler oldu. Daha sonra haklı oldukları anlaşılanlar da oldu.

Ama bunun tersi de doğrudur.

Farklı düşünmek, tek başına haklı olmak anlamına gelmez.

Gerçek ilim ne kalabalığın peşinden gitmektir ne de sadece kalabalığa karşı çıkmaktır. Asıl mesele, her iki ihtimali de sorgulayabilmektir.

“Bu doğru mu?” diye sorabilmektir.

“Bunun kanıtı nedir?” diyebilmektir.

Ve belki de hepsinden önemlisi:

“Ya ben yanılıyorsam?” sorusunu sorabilmektir.

Çünkü insan çoğu zaman yanlış olduğunu bildiği bir şey yüzünden kaybolmaz. Tam tersine, doğru olduğuna kesin biçimde inandığı bir düşüncenin peşinde kaybolur.

Güç meselesi de tam burada önem kazanır.

Tarih boyunca insanlar bazen Tanrı adına, bazen özgürlük adına, bazen düzen, güvenlik veya başka değerler adına konuştular. Fakat hangi kavram kullanılırsa kullanılsın, güç sahibi olanlar kendi çıkarlarını hakikatin önüne koymaya başladığında bilgi artık insanı aydınlatan bir araç olmaktan çıkar.

Manipülasyonun aracına dönüşebilir.

İnsanları yönetmenin en kolay yollarından biri, onların kendi akıllarıyla aralarına girmektir.

Çünkü düşünen insan soru sorar.

Soru soran insan nedenini öğrenmek ister.

Nedenini öğrenmek isteyen insan ise kendisine söylenen her şeyi olduğu gibi kabul etmez.

Korku ise bunun tersini yapabilir.

Korkan insan çoğu zaman düşünmekten önce güvenli bir cevap arar. Bir otoriteye, bir gruba veya kesin konuşan birine tutunmak ister. İşte tam bu nedenle tekrar edilen sözler, sloganlar ve kesin hükümler zamanla hakikat gibi görünmeye başlayabilir.

Oysa bir sözün çok tekrar edilmesi onu doğru yapmaz.

Bir kişinin güçlü olması onu haklı yapmaz.

Bir düşüncenin çok taraftarı olması da onun doğruluğunu garanti etmez.

Gerçek bilgi tam da burada başlar.

Duyduğunu sorgulamakla.

Okuduğunu sorgulamakla.

Sana anlatılanı sorgulamakla.

Ama yalnızca bunları değil, kendi düşüncelerini de sorgulamakla.

Belki de gerçek ilim, sürekli yeni bilgiler biriktirmekten ibaret değildir. Bazen insanın yıllardır doğru bildiği bir şeyin yanlış olduğunu kabul edebilmesidir.

Çünkü insanın önündeki en büyük engel her zaman cehalet değildir.

Daha tehlikelisi, cehaletin bilgi zannedilmesidir.

Hiçbir şey bilmediğini bilen insan öğrenebilir. Fakat yanlış bildiği bir şeyi tartışılmaz gerçek kabul eden insan için öğrenmek çok daha zordur.

Atalarımızın söylediği gibi, “Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp.”

Fakat buna belki bir cümle daha eklemek gerekir:

Yanlış bildiğini fark ettiğinde ondan vazgeçebilmek de gerçek bilgeliğin bir parçasıdır.

Çünkü hakikat bizim hoşumuza gitmek zorunda değildir.

Bizim siyasi görüşümüze, inancımıza, çevremize veya yıllardır savunduğumuz düşüncelere uymak zorunda da değildir.

Hakikat, bizim ona inanıp inanmamamızdan bağımsızdır.

Bu yüzden gerçek düşüncenin başlangıç noktası belki de çok basit bir sorudur:

Ben gerçekten gerçeği mi arıyorum, yoksa yalnızca inandığım şeylerin doğru çıkmasını mı istiyorum?

İnsan bu soruyu kendisine samimiyetle sorabildiği anda, gerçek ilmin kapısı da aralanmaya başlar.